Ademce - ademce.com

Ademce
 Yazılar  Duyurular  İletişim
 


Denizlerin Rengi

Barents Denizi Yakın coğrafyamızdaki Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz gibi belli başlı denizlerin renk adlarıyla adlandırıldığı görülüyor. Bu durum Türkçeye özgü olmadığı gibi renklerle tanımlanan denizler de yalnız bunlar değildir. Çinin doğusundaki Sarıdeniz, Rusyanın kuzeyinde Yenisey Irmağının döküldüğü Kara Denizi ile Rusyanın kuzeybatısındaki Beyazdeniz de uzaklarımızdaki renkli denizlerdir. Çağdaş dünya dillerinin çoğunda olduğu gibi İngilizcede de renk adlarıyla tanınan dört deniz vardır: Beyazdeniz (White Sea), Karadeniz (Black Sea), Kızıldeniz (Red Sea), Sarıdeniz (Yellow Sea). Bunlara Akdeniz (Mediterranean Sea) ile Kara Denizi (Kara Sea) de eklendiğinde toplam altı renkli deniz adı ile birinciliğin Türkçede olduğu ortaya çıkar: Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz, Sarıdeniz, Beyazdeniz, Kara Denizi.

Bir denizi adlandırmak için en uygun renkler mavi ile yeşil olsa da çağdaş dünya dillerinde "Mavi Deniz", "Yeşil Deniz" gibi bir adlandırma bulunmuyor. Denizleri adlandırmak için kulanılan renk adları: ak, kara, kızıl, beyaz, sarı. Karadeniz adlandırması diğer renkli deniz adlarında olduğu gibi sıfat tamlaması biçimindeyken Kara Denizi adlandırması belirsiz isim tamlaması biçimindedir. Kara Denizi adlandırmasının biçimi, adlandırmadaki "kara" sözcüğünün renk adı olarak algılanmadığını gösteriyor. Bu durum Kara Denizinin diğer dillerdeki adlandırmaları için de geçerlidir. Kara Denizi adlandırmasındaki "kara" sözcüğü sıfat türünden isim türüne zorlanmış olması Kara Denizi ile Karadeniz adlandırmaların denkliğini değiştirmiyor: "kara" bildiğimiz kara, "deniz" de bildiğimiz deniz. Biri Türkiyenin, öteki Asyanın kuzeyinde bulunuyor. Nitekim Vikipedi'nin İngilizce Kara Sea sayfasında bu adlandırmadaki "kara" sözcüğünün Türkçe renk adıyla ilişkisine kısaca değinilmektedir.

Renkli deniz adlarının kökeni konusundaki görüşlerden biri, görünüşe göre de en tutarlısı: Dört rengin dört ana yönü gösteriyor olmasıdır. Buna göre ak (beyaz) - batı; gök (mavi) / yeşil - doğu; kara (siyah) - kuzey; kızıl (kırmızı) - güney yönüne karşılık geliyor. Türk-İslam coğrafyası göz önüne alındığında bu kuram ile söz konusu coğrafyadaki deniz adlarının örtüştüğü görülüyor. Ancak doğumuzda bir deniz olmaması nedeniyle kuram doğu yönü için sınanamıyor. Ziya Gökalp Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz adlarının Türkçedeki eski bir geleneğe göre verildiğini belirterek doğumuzda bir deniz olsaydı onun adı da Gökdeniz olacaktı diyor. Deniz, dağ, ırmak gibi yer adlarında renklerin kullanılmasının Türkçedeki yaygınlığı çok belirgindir. Kızılırmak, Yeşilırmak, Gökırmak, Akhisar, Karahisar gibi pek çok renkli adlandırma sayılabilir. Kurama göre Kızılırmak ile güney, Yeşilırmak ile doğu, Akhisar ile batı, Karahisar ile kuzey arasındaki ilişki şöyle açıklanıyor: Kızılırmak adını verenler bu ırmağın kuzeyinde yaşıyor oldukları için kızıl-güney ilişkisi ile bu adı vermiş olmalıdır; buna göre Yeşilırmak adı da bu ırmağın batısında yaşayanlarca verilmiş olmalıdır. Benzer açıklamalar diğer renkli adlandırmalar için de yapılabilir. Dört yönün dört renkle eşleştirilmesine benzer denklikler başka alanlarda da söz konusudur. Dört mevsimin dört renkle eşleştirilmesi: kara - kış, yeşil - bahar, kızıl - yaz, ak - güz biçimindedir. Yusuf Has Hacip'in Kutadgu Bilig'inin 4 bölümü: adalet, kudret, akıl, itidal. Eflatun'un 4 erdemi: bilgelik (sophia), cesaret (andreia), ölçülülük (sophrosyne), adalet (dikaiosyne). 4 mevsim, 4 yön, 4 unsur, 12 ay, 12 burç, 12 yıl (Eski Türk Takvimi, Çin Takvimi), 12 saat,... bütün bunlar birbiriyle ilişkili eski anlayışların uzantılarıdır. Simyadan astrolojiye bunlarla ilgili yüklü birikimi anlatan kitaplar için bir orman yetmez.

Sarıdeniz Akdeniz, Karadeniz, Kızıldeniz adlarındaki renk-yön denkliğinin Türk-İslam coğrafyasıyla uyumu ortadadır. Kara Denizi adlandırmasındaki "kara" renk adının kuzey yönüyle uyumu bütün Asya kıtası için geçerlidir. Osmanlı kaynaklarında بحر آبيض [bahr-i ebyaz] olarak da geçen Beyazdeniz adlandırmasındaki "beyaz" renk adının batı yönüyle uyumu ancak Beyazdenizin doğusunda, Arkangelsk bölgesinde, yaşayan Nenets toplulukları için geçerlidir. Macarlarla Finler gibi bir Ural dili konuşan bu toplulukların Türkçedeki bu adlandırma geleneğini paylaştıkları söylenebilir. Ancak Kara Denizi adlandırması için bunu söyleyemeyiz. Bu dillerde kara renk adı için başka sözcükler kullanıldığına göre Kara Denizine adını verenlerin Türkçe konuşan bir topluluk olması gerekir. Akdeniz gibi Beyazdeniz adının da Türklerce verilmiş olması renkli adlandırma geleneğinin başka topluluklarca paylaşıyor olmasına göre daha güçlü bir varsayımdır. Beyazdenizin adı diğer dillere çeviri yapılarak geçerken Kara Denizinin adı çeviri yapılmadan geçmiş olmalıdır. Yön-renk denkliği kuramı dışında kalan Sarıdeniz (Yellow Sea) adlandırmasındaki sarı renk adını Türkçedeki renk-yön denkliğiyle açıklamak güç görünüyor. Ancak Türk renk-yön denkliğine, "orta" için sarı rengin eklendiği Çin renk-yön denkliği Sarıdeniz adının doğru açıklaması olabilir. Sarıırmak ile Sarıdeniz adlandırmaları bunların coğrafyanın ortasında olduğunu düşünenlerce verilmiş olmalıdır. Sarıırmak: Ortadaki ırmak; Sarıdeniz: Ortadaki deniz; Latince Mare Mediterraneum gibi.

Akdenizin Türkçeyle eş anlamlı olarak adlandırılmasına yalnız Kırım Tatarcasındaki Aq deñiz ile Arapçadaki البحر الأبيض المتوسط [el-bahr el-ebyad el-mutavassıt] biçimlerinde tanık oluyoruz. Latince Mare Mediterraneum adlandırmasının, Akdenizin çağdaş dünya dillerindeki adlarına kaynaklık ettiği anlaşılıyor. Mare Mediterraneum adlandırmasındaki ilk sözcük olan "mare" öteki dillerde deniz anlamındaki sözcüklerle karşılanırken; ikinci sözcük olan "mediterraneum" sözcüğü kimi dillerde eş anlamlı sözcüklerle, kimi dillerde ise, Kara Denizi adlandırmasında olduğu gibi, çeviri gereği duyulmadan, olduğu gibi benimsenmiştir. Latince biçimin çeviri gereği duyulmadan benimsendiği diller içinde İslam dünyasının özgün kültürlerinden birinin dili olan Farsça da var. Akdenizin Farsça adı: دریای مدیترانه [derya-i mediterane] biçimindedir. Türkçe, Tatarca, Arapça dışında Urduca ile Pencapça da Latince adlandırma biçiminden ayrılan dillerdir. Akdenizin Urduca ile Pencapçadaki ortak adı olan بحیرہ روم [bahire rum] biçimi Türk egemenliği öncesi İslam kaynaklarındaki adlandırmaya dayanıyor. Akdenizin Arapça adı Türkçe ile Latince adlarının birleşimidir. Karadeniz ile Kızıldenizin çağdaş dillerdeki adları Türkçeleriyle eş anlamlıdır; bu iki denizin Eski Yunan, Roma, Bizans gibi İlk İslam kaynaklarındaki adları da artık eskimiştir.

Bizans sonrası Batı kaynaklarında Karadeniz için Türkçe adının çevirisi kullanılmaya başlanarak eski adlandırma biçimleri bırakılmış; Akdenizin adlandırmasında ise Eski Yunan / Roma geleneği sürdürülmüştür. 1800 yılında Leipzig'de basılan bir haritadaki adlandırmalar ilginçtir. Bu Alman haritasında Karadeniz: "Das Schwarze Meer (Kara Degnisi)"; Ege Denizi: "Hak Degnisi"; Akdeniz: "Das Mittellandishe Meer" biçiminde adlandırılmıştır. Karadenizin adının Almanca çevirisi yanında Türkçesi de parantez içinde yazılmıştır. Osmanlı kaynaklarında zaman zaman Akdenizin بحر سفيد [bahr-i sefid], Ege Denizinin آق دڭيز [aq deŋiz] olarak adlandırıldığını biliyoruz. Söz konusu haritada Ege Denizinin adının Hak Degnisi (Ak Denizi) biçiminde, çeviri gereği duyulmadan kullanıldığı görülüyor. Gerek çevirisi yanında parantez içinde yazılan Kara Degnisi (Kara Denizi), gerekse tek başına Hak Degnisi adları, Türkçe adlandırma biçiminin yaygınlığını ortaya koyuyor. 1850 yılı sonrası Fransızca haritalarda "Mer Egée" adlandırmasının kullanılmaya başlandığı görülüyor. Batılıların köksüzlük duygusu ile Türk düşmanlığının ürünü olduğu anlaşılan bu adlandırmanın tarihi, Türkleri yok etmeye yönelik saldırıların ivmesi göz önünde bulundurularak düşünülmelidir. Ege Denizi, Ege Bölgesi gibi adlandırmaları bizim de benimsemiş olmamız ise üzücüdür.

Kaşgarlı Haritası Kaşgarlı Mahmud'un haritasında dünyanın bir çember içine çizildiği görülüyor; dünyanın yuvarlaklığına bir gönderme olsa da bu çemberin bildiğimiz anlamda yer yuvarlağı olduğunu söylenemez. Doğu üstte, batı altta, kuzey solda, güney sağda olacak biçimde düzenen haritada, en tepedeki جابرقا [cabarka], Japonyanın o dönem Türkçesindeki adıdır. Kitap yapraklarının çember dışında kalan köşelerindeki boşluklarda Arapça olarak sağ-üstte (güneydoğuda) Yeşil Denizler, sol-üstte (kuzeydoğuda) Boz Irmaklar, sağ-altta (güneybatıda) Kırmızı Dağ, sol-altta (kuzeybatıda) Sarı Kumluk yazıyor. Çember içinde, çembere bitişik, kuzeybatıdaki "mısır sınırı" yazısından çember dışında Mısır diye bir yerin varlığı anlaşılıyor. Yeşil Denizler ile Kırmızı Dağ Türkçedeki yön-renk ilişkisiyle uyumlu. Ancak Boz Irmaklar ile Sarı Kumluk adlandırmalarını yön-renk ilişkisi içinde açıklamak güç görünüyor. Haritada çağdaş dillerde bulunmayan bir deniz rengi olarak Yeşil Denizler adlandırması ilgi çekicidir. Hudud'ül-Alemde Okyanus-u Meşriki (Doğu Okyanusu) yanında Derya-yı Ahzar (Yeşil Deniz) adıyla da anılan deniz ile Kaşgarlı Mahmudun Yeşil Denizleri, Ziya Gökalp'in Gökdeniz'i olmalı. Hudud'ül-Aleme göre Derya-yı Ahzar'ın sınırı güneydeki mamur bölgelerin en ucundan başlayıp, ekvatora kadar Vag-Vag Adası, Vag-Vag ülkeleri, Çinistan ülkesi, Toğuzğuz (Dokuzoğuz), Hırhiz (Kırgız) ülkeleri sınırlarında bitiyor. Bugünkü Büyük Okyanusun (Pasifik Okyanusu) Divan'ül-Lügat'it-Türk'te Yeşil Denizler, Hudud'ül-Alem'de ise Yeşil Deniz olarak adlandırıldığı görülüyor. Hudud'ül-Alem'de Atlas Okyanusu, Okyanus-u Mağrib (Batı Okyanusu); Hint Okyanusu ise Derya-yı Azam (Büyük Deniz) olarak adlandırılmıştır.

Yeşil Denizden Akdenize, Kızıl Denizden Kara Denizine renkli deniz adları Türkçedeki renk-yön denkliğiyle örtüşüyor. Renk-yön denkliğinin denizler dışındaki adlandırmalar için de örnekleri vardır: Akhisar, Karahisar, Kızılırmak, Yeşilırmak gibi yer adları yanında karayel sözcüğü de bu renk-yön denkliğiyle açıklanıyor. "Beyaz Rusya" adlandırmasının, "batı rusya" anlamında renk-yön denkliğiyle açıklanıp açıklanamayacağı da bir inceleme konusu olabilir. Akdeniz, Özbekçede "Orta dengiz" yanında "Oq dengiz" adıyla da biliniyor. Eski Türkçede d~ harfiyle başlayan pek çok sözcüğün Türkiye Türkçesi ile birlikte bir çok Türk dilinde y~; bir çok Türk dilinde ise c~ harfiyle başladığını biliyoruz: Dengiz, cengiz, *yengiz,... gibi. Özbekler "dengiz" sözcüğünü "yengiz" biçimine dönüştürmüş olsalardı "Oq dengiz" yerine "Oq yengiz" diyor olacaklardı. Ak sözcüğünün "oq" biçiminde söylenmesi, Özbekçede oldukça yaygın olan yuvarlaklaşmanın örneklerinden biridir. Ak sözcüğünde görülen yuvarlaklaşmaya benzer bir yuvarlaklaşmanın *yengiz sözcüğü için de kurgulanabileceği açıktır. Buna göre elde edilecek sözcük: *yöngiz/*yöngüz olacaktır. Ak sözcüğü ile "y"li deniz sözcüğünün yuvarlaklaşmış biçimlerini birlikte göz önüne alarak yine Özbekçeden ilerleyecek olursak, ulaşılacak biçim "Oq yöngüz"; bu adlandırmanın kalın sıraya geçmiş biçimi ise "Oq yonguz" olacaktır. Seyhun Irmağı (Sir Derya) için kullanılmış olan Eski Türkçe "Yençü Ögüz" ile Oğuz Türkçesi "Yincü Ögüz" adlandırmalarındaki "ögüz" sözcüğü gibi İlkçağ Batı kaynaklarında Ceyhun Irmağı (Amu Derya) için kullan "Oxus" sözcüğü de *yöngüz sözcüğüyle ilişkili olmalıdır. Ögüz/*yöngüz ilişkisi göz önüne alındığında günümüz Türkçesine "İnci Irmağı" olarak aktarılan Yincü Ögüz adlandırmasının "İnci Denizi" biçiminde aktarılması daha uygun olacaktır. Türk dillerindeki yuvarlaklaşma ile d~ y~ c~ denklikleri birlikte düşünüldüğünde, bugüne dek kökeni açıklanamayan "okyanus" sözcüğünün kökeni için bir renk-yön adlandırması olarak Akdeniz (batı denizi) sözcüğüne ulaşılabilir. Akdeniz/okyanus etimolojisi doğru ise artık unuttuğumuz Gökdeniz (Mavi Deniz/Yeşil Deniz) adı yerine Büyük Okyanus derken "Büyük Akdeniz" demiş oluyoruz demektir.

Adem Yavuz
10 Haziran 2014
15 Ekim 2013

İlgili Sayfalar
Renkli Denizlerimiz

Kaynak
Akdeniz - Vikipedi
Karadeniz - Vikipedi
Kızıldeniz - Vikipedi
Beyazdeniz - Vikipedi
Kara Denizi - Vikipedi
Kara Sea - Wikipedia
Sarıdeniz - Vikipedi
Kaşgarlı Mahmud - Vikipedi
Ordular ilk hedefiniz Akdenizdir. İleri! - Harita Genel Komutanlığı
Vladimir Feodoroviç Minorsky, Hudûdü'l-Âlem Mine'l-Meşrik İle'l-Magrib, Kitabevi Yayınları, İstanbul 2008, ISBN: 978-975-16-2269-3
René Giraud, Gök Türk İmparatorluğu, Ötüken Neşriyat, İstanbul 1999, ISBN: 975-437-308-6
Şemseddin Sami, Kamus-ı Türkî, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2010, ISBN: 978-975-9173-61-6
Abdullah Yeğin, Yeni Lûgat, Yeni Asya Yayınları, İstanbul 1975
Ziya Gökalp, Türk Töresi, Türk Kültür Yayınları, İstanbul 1975
Annemarie Schimmel, Sayıların Gizemi, Kabalcı Yayınları, İstanbul 1998, ISBN: 975 7942 01 3


Sait Oğlu Mehmet

Seyit Onbaşı Rönesans, reform, coğrafi keşifler, teknik gelişim... Batılı devletlerin güçlenişi, Osmanlı Devletinin gerileyişi, sonunda Çanakkale'de verilen bir ölüm kalım savaşı. 18 Mart vesilesiyle şehitlerimizi rahmetle anıyoruz.

İnsanlığın kan ve kemikleri üzerinde yükselen Batı uygarlığı, Kızılderililerden Zencilere, Hintlilerden Aborjinlere kadar kimilerini imha ederek kimilerini köleleştirerek bütün dünyayı talan etmiş, yağmalamıştır. Antik çağlardan beri yaşattıkları kast kültürünü "bilimsel" kuramlarla geliştirip uluslara da genelleyerek ırkçılığı icat etmişler; buradan yola çıkarak kurdukları insanlık dışı düzene dayanak sağlamaya çalışmışlardır. Batı uygarlığının insanlığa attığı en büyük kazığın mimarı Darwin, insansı maymun olarak gördüğü Batı dışı uluslar için bakın ne diyor: "Belki de yüzyıllar kadar sürmeyecek yakın bir gelecekte, medeni insan ırkları, vahşi ırkları yeryüzünden tamamen silecek ve onların yerine geçecek. Öte yandan insansı maymunlar da kuşkusuz elimine edilecekler. Böylece insan ile en yakın akrabaları arasındaki boşluk daha da genişleyecek." (Charles Darwin, İnsanın Türeyişi, Ankara: Onur Yayınları, 7.b., Nisan 1995, s.199-200).

Batı karşısında tehdit olmaktan çoktan çıkmış olsa da direnebilme potansiyeli taşıyan tek güç olan Osmanlı Devleti günden güne gerilemektedir. Art arda cepheler kaybedilmekte, hızla sona yaklaşılmaktadır. İnsanlığın son kalesi Osmanlı Devletinin yıkılmasını bile yeterli görmeyen Batılılar, devletin asli unsuru olan Türk Milletini de bütünüyle imha etmeye niyetlidir. Nitekim üstat bu konuda da oldukça açık sözlüdür: "Doğal seleksiyona dayalı kavganın, medeniyetin ilerleyişine sizin zannettiğinizden daha fazla yarar sağladığını ve sağlamakta olduğunu gösterebilirim. Düşünün ki, bir kaç yüzyıl önce Avrupa Türkler tarafından istila edildiğinde, Avrupa milletleri ne kadar büyük bir tehlikeyle karşı karşıya gelmişlerdi, şimdi ise bu çok saçma bir düşüncedir. Avrupalı ırklar olarak bilinen medeni ırklar, yaşam mücadelesinde Türk barbarlığına karşı galip gelmişlerdir. Dünyanın çok da uzak olmayan bir geleceğine baktığımda, bu tür aşağı ırkların çoğunun medenileşmiş yüksek ırklar tarafından yok edileceğini görüyorum." (Francis Darwin, The Life and Letters of Charles Darwin, cilt 1. New York, D. Appleton and Company, 1888. s.285-286). Türkler konusundaki bu ırkçı fikirler Darwin'e özgü değildir: Dinsiz Marx'tan dindar Pascal'a kadar bütün batılı aydınların benzer fikirleri paylaştığını görmek için küçük bir araştırma yapmak yeterli olacaktır.

Sömürgecilikten elde edilen güç, zenginlik ve teknik üstünlükle tarihi düşmanını yok edebileceklerini düşünen Batılılar, ırkçı düşüncelerini eyleme de taşıdılar. Balkanlarda ve Anadolu'da yaşayan Türkleri imha etmek için harekete geçtiler. Kaybedilen topraklarda kalan halk, katliamlarla yok edilmekte, ancak kaçabilenler canını kurtarmaktadır. Milyonlarca Türkün katledildiği, milyonlarcasının da göçe zorlandığı Balkanların temizlenmesi süreci başarıyla sonuçlandırılmıştır. Şimdi anlatacağım hikaye bu eylemin mağdurlarından birine ait. Göçmen (Muhacir) Mustafa şimdiki Bulgaristan'ın kuzey batı köşesinde yer alan Vidin'de yaşayan bir Türk'tür. Osmanlı Devletinin gerileyişi nedeniyle vatanını terk etmek zorunda kalmış ve göç ederek Gönen'e yerleşmiştir. Annesi, babası, kardeşi, akrabası... kimi vardı, kimi yoktu, onlar ne oldu? Bilmiyoruz. Yeni yurdunda tek başına yeni bir hayat kurar. İki erkek çocuğu olur: Sait ile Seyit. İzini sürmek mümkün olmadığından kız çocuklar bu hikayenin dışında kalmıştır. Bulgaristan'da nüfusun %30'unu oluşturan Bulgarlara karşılık nüfusun %40'ını oluşturduğunu Osmanlı kayıtlarından öğrendiğimiz Türkler, benzerlerine Kırım ile Kafkaslarda da tanık olunan yöntemlerle Balkanlardan adeta kazınarak temizlenmiş; sıra Anadolu'ya gelmiştir. Seyit Ağa adıyla bilinen küçük kardeş, oğlu Mustafa henüz tay tay dikilmeye çalıştığı yaşta at hırsızlığına gelen Çerkez eşkıyalarla girdiği silahlı çatışmada vurularak ölür; geriye kalan iki yetimi büyütmek ise, kendisi de bir Çerkez olan Hanım Ağa gelin Zehra'ya kalmıştır. Ağabey Sait'in de iki erkek çocuğu vardır: Ahmet ile Mehmet. Ahmet uzaklara, Yemen'e gider; savaşta İngiliz işbirlikçisi Bedevi Araplara esir düşer. Daha sonra İngilizlere teslim edilir; esir değişimiyle tekrar evine döner. Mehmet çok yakına, Çanakkale'ye gider ama dönemez. Bebek yaşta yetim kalan Seyit oğlu Mustafa benim dedem; babamlar beş kardeş; şimdi onlarca torunu var. Yemen kahramanı Sait oğlu Ahmet'in de Yemen'den döndükten sonra dört erkek çocuğu olur; onun da şimdi onlarca torunu var. Sait oğlu Mehmet'in ise adını hayırla anıp ruhuna bir Fatiha gönderecek çocukları, torunları yok; şehit olduğunda kendisi henüz bir çocuktu...

Sait oğlu Mehmet, küstah Batıya haddini Çanakkale'de canı pahasına bildirmiştir. Çanakkale zaferinin yıl dönümünde Sait oğlu Mehmet'i saygıyla ve rahmetle anıyoruz.

İlker Kayıhan
18 Mart 2014



Dombıra

Dombıra Kazakistan, Karaçay-Çerkesya (Rusya), Tataristan (Rusya), Başkurdistan (Rusya), Özbekistan, Doğu Türkistan (Çin), Tacikistan, Afganistan başta olmak üzere kafkaslardan orta asyaya pek çok ülkede yaygın bulunan kadim telli çalgılardan dombıra, Türkiye'de klasik çalgılarından tambur yanında halk çalgılarından bağlama (saz) ile de ilişkili olsa gerek. Tezeneli çalgılardan dombıra, orta asyanın öteki telli çalgılarıyla ortak özellikler taşır. Sultanbek Aslanbekov dombıra eşliğinde seslendirdiği Dombıra adlı Türküsü ile bir baştan bir başa bütün Türk dünyasının gönlünü kazanmıştır. Cengiz Han Filminde Moğollar arasındaki bir savaşı anlatan görüntülerle Dombıra müziğinin birleşimin etkileyiciliği konusunda takdir sizin. Aşağıdaki Youtube klibindeki savaş görüntülerinin küçük yaştakilerce izlemesinin sakıncalı olabileceğini göz önünde bulundurmanız yerinde olacaktır.

Youtube klibindeki altyazılarda Türkü sözlerinin Nogaycaları ile Türkçe karşılıkları da verilmiş. Türkü sözleri ile Türkçe karşılıkları küçük değişikliklerle alıntılanmıştır. Altyazıda verilen karşılıklarla yaptığımız değişiklikler karşılaştırıldığında "kelgende" için "gelende" yerine "gelince"; "tüsgende" için "düşende" yerine "düşünce" sözcüğünü seçtiğimiz görülecektir. Altyazıdaki biçimler Azeri Türkçesi için uygun olsa da Türkiye Türkçesi için anlaşılır olmakla birlikte güncel değildir. Burada yapılan seçimde Türkiye Türkçesine uygunluk göz önünde bulundurulmuştur. Altyazıdaki aktarımda seçilen sözcüklerde yapılan değişikliklerin geri kalanında Nogaycadaki biçimlerin Türkiye Türkçesindeki karşılıklarında özdeşlerinin kullanılmasının daha yerinde olacağı düşüncesi etkili olmuştur. "Yüreklerge ses berip" dizesini "yürekleri titreyerek" diye değil "yüreklere ses verip" biçiminde aktarmanın daha doğru olacağı düşünülmüştür. Altyazıda Nogayca "köz yasyı kızganmazlar" dizesini "köz yastı kızganmazlar" biçiminde işittiğimiz için işittiğimiz gibi yazmayı yeğledik. Ayrıca bu dizenin Türkçesi için "göz yaşını esirgemezler" yerine "göz yaşını kıskanmazlar" biçiminin daha doğru bir aktarım olacağı düşünülmüştür. "Nogaydın kaygı sansız kününde" dizesinin aktarımı, "Nogayların derdi sayısız günlerde" yerine "Nogayın kaygısı sayısız günlerde" biçiminde değiştirilmiştir. Bahadırların gözüne uyku girmediğinin anlatıldığı "batirler yuklamagan kününde" dizesindeki "batirler" için "yiğitler" yerine "bahadırlar" sözcüğü uygun bulunurken; "yuklamagan" sözcüğünün Türkiye Türkçedeki biçimi olan "uyuklamadığı" sözcüğünün değil altyazıda olduğu gibi "uyumadığı" sözcüğünün seçilmesinin doğru olduğu düşünülerek olduğu gibi alınmıştır.

Kazakça gibi Nogaycada da Kıpçak dil özellikleri gereği Türkiye Türkçesindeki "ş" sesinin "s"; "ç" sesinin "ş"; "g" sesinin "k"; "+a" yönelme ekinin "+ga" olduğuyla ilgili örnekler gözünüzden kaçmayacaktır.

Dombıra (Nogayca)   Dombıra (Türkçe)
   
Kara kıs avulumga kelgende Kara kış köyüme gelince
Kürtüldegen kar yerge tüsgende Kütürdeyen kar yere düşünce
Dombıramdı alarman Dombıramı alırım
Yürek sazım çalarman Yürek sazımı çalarım
Kaygırgandı eş aytbam. Kaygılarımı hiç söylenmem.
   
Dombıra sazım estgen ataylar Dombıra sazımı işiten babalar
Manesine es bergen anaylar Manasına kulak veren analar
Estgenine oy berip, İşittiğine akıl verip,
Yüreklerge ses berip Yüreklere ses verip
Köz yastı kızganmaslar. Göz yaşını kıskanmazlar.
   
Hey, hey dombıra! Hey, hey dombıra!
Hey, hey dombıra! Hey, hey dombıra!
   
Nogaydın kaygı sansız kününde Nogayın kaygısı sayısız gününde
Batırlar yuklamagan kününde Bahadırların uyumadığı günlerde
Yüreklerin kötergen Yüreklerini coşturan
Sogıslarda küş bergen Savaşlarda güç veren
Köptü körgen dombıra. Görüp geçirmiş dombıra.
   
Hey, hey dombıra! Hey, hey dombıra!
Hey, hey dombıra! Hey, hey dombıra!
   
Aslanbek Sultanbekov  

Adem Yavuz
4 Mart 2014
18 Mart 2014


Kaynak
Dombıra - Vikipedi
Arslanbek Sultanbekov - Vikipedi
Dombra - Vikipediya
Домбыра - Уикипедия
Dombıra Orijinal Klip (Türkçesi) - YouTube


Kırkından Sonra...

Kırk Bu yazının başlığı, "kırkından sonra" diye başlayan pek çok sözü aklınıza getirmiş olmalı. Kırkından sonrası, Türkiye yaş ortalamasının yaklaşık 10 yaş sonrasına karşılık geliyor. Büyük çoğunluğumuz için bilinmez olan bu evre yaşamımızda özel bir önem taşır. Onlu, yirmili, otuzlu,... yaşların ilk yıllarında yaşamın yeni bir evresine geçtiğimiz duygusunu yaşarız. Bu yazıda yaşamımızın evreleri ile kırkından sonrasının ne demek olduğu irdelenecektir.

İlkokula, ortaokula, liseye, üniversiteye başlamak, ergenlik çağı, 18 yaşında yetişkin sayılmaya başlanmak, iş yaşamına katılmak, evlenmek, anne baba olmak,... gibi yaşamımızda belirgin değişikliklerin gerçekleştiği dönüm noktaları vardır. Çocukluk yaşlarındakiler büyüklere özenip hızla büyümek ister. Büyüme özenci daha sonraki yaşlarda da sürer: Yaşına 1 ekleyerek söylemek, daha doğru düzgün tüyü bitmeden sakal, bıyık uzatmak,... gibi davranışlarla sık sık karşılaşırız. Yaşlar ilerledikçe işler değişir; eski davranış biçimlerinin yerini yavaş yavaş yeni davranış biçimleri almaya başlar: yaşını olduğundan küçük söylemek, birkaç yıl yaşını ilerletmemek, zamanın hızla geçmesinden yakınmak,... gibi. Gerçekte 10 ile 9, 18 ile 17, 40 ile 39,... yaşlarının birbirinden kopuk, bambaşka evreler olmadığı ortadadır. Aşılması gereken öteki eşiklerle karşılaştırıldığında 40 yaşının pek anlamlı bir eşik olmadığı bile düşünülebilir. Kırkından sonrasına yüklenen anlamın nedenini bulabilmek için yaşam evrelerine bir göz atmak yararlı olacaktır. Bu evreler yaşam süresinin anlamlı bölümlere ayrılmasıyla belirlenir. En kolayı: Ak-kara; doğru-yanlış; iyi-kötü,... gibi yaşam süresini de ilk yarı ile ikinci yarı olmak üzere ikiye ayırmaktır. Yaşam süremiz için Allah'ın takdirini bilmiyor olsak ta, bu bölme işlemini "beklenen yaşam süresi" kavramına göre yapabiliriz. Ülkemizde 1960 yılındaki beklenen yaşam süresi 48,27 yıl iken 2010 yılında 73,7; dünyadaki beklenen yaşam süresi ise 1960 yılında 52,62 iken 2010 yılında 69,64 yıl olmuş. Beklenen yaşam süresine 70 dersek: yolun yarısı 70/2=35 olur. Nitekim 46 yaşında "uyuyup bir daha uyanamayan" şairimiz Cahit Sıtkı Tarancı'nın Otuz Beş Yaş şiiri "Yaş otuz beş! Yolun yarısı eder." diye başlıyor.

Yaşam süresini ikiye bölmekten daha incelikli evreler de söz konusu edilmiştir. Dönem, süre, evre gibi kavramlarla ilişkili en yaygın anlayışların 3, 4, 7, 40 sayılarına dayandığı görülüyor: 3 öğün, 4 mevsim, 7 gün (hafta), 40 yıl,... gibi. Bu sayılar, kuşkusuz sayı değerleri yanında yuvarlak sayılar olarak da yaygın kullanımı olan sayılardır. Sözü edilen 3, 4, 7, 40 sayılarını öteki sayılardan ayrılan özellik: Yinelenen bir döngüyü anlatıyor olmalarıdır. Yaşam süresi "gençlik", "orta yaş", "yaşlılık" biçiminde 3 evreye ayrılabileceği gibi, bunların başına "çocukluk" eklenerek 4 evreden oluşan daha anlamlı bir biçim de ortaya konabilir. Dönem, süre, evre kavramlarıyla ilgili bütün tanımlar gibi yaşam evrelerinin tanımlanmasında da en yaygın kullanılan sayı: 7'dir. 7 sayısına geçmeden önce 10 yıllık dönemlerden oluşan bir örnek vermek istiyorum. Bir Alman şiirinde yaşam evreleri şöyle tanımlanmıştır: 0-10 arası (çocuk), 10-20 arası (genç), 20-30 arası (erkek), 30-40 arası (başarı), 40-50 arası (durma), 50-60 arası (yaşlılık başlangıcı), 60-70 arası (yaşlı adam), 70-80 arası (hiçbir şey bilmez), 80-90 arası (çocukların eğlencesi), 90-100 arası (Tanrının rahmeti onunla olsun). Buradaki evrelerin ortalama yaşam süresinden çok 10 ile 100 sayılarının "mükemmel" olma niteliğiyle belirlendiği anlaşılıyor. Dönem, evre gibi kavramların 7 sayısıyla ilişkilendirilmesi, kadim uygarlıklarda olduğu gibi semavi dinler çağında da sürmüştür. Helenistik Yahudi filozof İskenderiyeli Philo, insan yaşamını evrelere ayırırken kadim anlayışları Tevrat kavramlarıyla birleştirmiştir. Philo'ya göre: İlk yedili dönemin sonunda (7 yaşında) süt dişlerinin yerine gerçek dişler çıkar; ikinci yedili dönemin sonunda (14 yaşında) ergenlik başlar; üçüncü yedilide (15-21 yaş arası) gençlerin sakalları çıkar. Dördüncü yedili (22-28 yaş arası) yaşamın en yüksek noktasıdır, beşinci yedili (29-35 yaş arası) evlilik zamanıdır. Altıncı yedili (36-42 yaş arası) düşünce olgunluğunu getirir, yedinci yedili (43-49 yaş arası) ise akıl aracılığıyla ruhu yüceltir, sekizinci yedili (50-56 yaş arası) hem zeka hem de aklı olgunlaştırır, dokuzuncu yedili (57-63 yaş arası) tutkuları yumuşatır, adalet ve ölçülülük yolunda ilerler. Onuncu yediliye (64-70 yaş arası) gelince, bu, insanları yalnızca bir ayağı çukurda, yararsız, yaşlı varlıklar oldukları konusunda uyararak ölüme hazırlar. Yaşam süresi ile ilgili olarak İncil 90. Mezmur'da "yıllarımızın günleri 70 yıldır" denmektedir. On yedinci yüzyıl yazarlarından Sir Thomas Browne'a göre her 7 yıl yaşamda, ya bedenin ya da zihnin, bazen de her ikisinin doğasında bir değişiklik yapar. Bununla birlikte 3 dönem özellikle önemlidir: 7x7=49, 7x9=63 ve 9x9=81. Yazara göre 63 yaşı, "en yazgısal bir biçimde sürdürülmesi düşünülen... büyük dönüm noktasıdır". Burada Peygamberimizin 63 yıl yaşadığı anımsanacaktır. Çin’de de 7 sayısı insan yaşamıyla, özellikle de kadın yaşamıyla bağlantılı değerlendirilmiştir. Süt dişleri 7 aylıkken çıkıp 7 yaşında dökülür. 2x7=14 yaşında ergenliğe ulaşılan "yin yolu" açılır. 7x7=49 yaşında menopoz başlar. Bunlar tıbbi bakış açısından tamamen doğrudur. Bunlara aybaşı döneminin 7x4 günde bir yinelendiği de eklenebilir. Benzer şekilde gebelik, son aybaşı döneminin ilk gününden sonra toplam 7x40 gün (40 hafta) sürer. Müslüman geleneğe göre anne karnındaki bebeğe ruh 3x40=120 günlükken verilir.

Yaşamın evrelerini, yinelenen sürelerle bağlantılı olduğu düşünülen 7 sayısıyla açıklayan yaklaşımlarda da karşımıza çıkan 40'lı yaşlar, hep kaderle, yazgıyla, önemli durumlarla ilişkilendirilmiştir. Öncelikle 40 sayısının sıradan bir sayı olmadığı bilinmelidir. Hazırlık ve tamamlanmanın sayısı olan 40, maddi düzenin sayısı olan 4 ile bilgeliğin sayısı olan 10 sayılarının çarpımıdır (4x10=40). Pisagorculara göre 4 ile 10 sayıları birbiriyle yakın ilişki içinde olup, ilk dört sayının toplamı (1+2+3+4=10) ile biçimlenen "tetraktys" büyük birliği kuşatır. İzmirli Theon 4 ile 10 üzerine bir kitap yazmıştır. Hem 4 hem 10 hem de 40 sayıları tamlık, eksiksizlik, olgunluk, bütünlük kavramlarını anlatır. St. Augustine 40 sayısını, "zaman"la ilgili 4 ile, "bilgi" anlamına gelen 10 sayısının sonucu olarak yorumlamıştır. Böylece 40, ömrümüz boyunca bilgiye uygun yaşamamızı öğretir. Sözü uzatmamak için 4 ile 10 sayılarının tamlık, bütünlük, mükemmellik kavramlarıyla olan ilişkisi üzerinde ayrıca durulmayacaktır; konuyla ilgilenenler, bu yazıyı yazarken sık sık başvurduğum Annemarie Schimmel'in "Sayıların Gizemi" adlı kitabını inceleyebilir. Annemarie Schimmel'e göre 40 sayısı, (Paneth'in söylediği gibi) "kutsallaştırılmış bir tetraktis" olarak görülebilir: (1x4)+(2x4)+(3x4)+(4x4)=40 toplamının sonucu olarak Pisagorcu ölçüleri içerir. Tevrat'a göre ideal yaşam süresi 3x40=120 yıldır. Yahudi krallarının çoğunun, Hz. Süleyman ile Hz. Davut gibi 40 yıl hükümdarlık yaptığı söylenir. Nuh Tufanı 40 gün sürmüş, Hz. Musa dağda 40 gün geçirmiş, Hz. İsa çölde kaldığı 40 gün İblis tarafından sınanmıştır. Annemarie Schimmel, Tevrat ile İncil'de geçen 40 gün ve 40 yıl deyimlerinin, 40 sayısının bekleme, hazırlanma süresi olduğunun kanıtı olarak görür. Yahudi kutsal kitaplarından Talmud'a göre 40, bir yaşam evresinin tamamlanışıdır. Katolik Kilisesi 40 yaşını, insanın "kanonik çağı", yani zekanın bütünüyle geliştiği bir dönem olduğunu ilan etmiştir. Çağdaş psikologlara göre 40 yaşına gelirken insan gelişiminde belirgin bir değişiklik algılanır; ünlü insanların yaşam öykülerine bakmak bunu kanıtlamak için yeterlidir. St. Augustine göre 40, "integritas saecularum"a, zamanın geldiğine işaret eder. İslam'da da kırk sayısının önemi büyüktür. Peygamberimize ilk vahiy 40 yaşında gelmiştir. İslam'ın 5 şartından biri olan zekat, malın kırkta biri (1/40) verilerek yerine getirilir. "Kırk Hadis" kitapları, ölümlerin ardından "yedi", "kırk" denilen günlerde Kuran ve mevlit okunması, kırk uçurmak, kırkının çıkması 40 sayısıyla ilgili, geleneklerle harmanlanmış uygulamalardır. 5 vakit namazın farzları, vacipleri, sünnetleriyle toplamı 40 rekattır. Tırnak kesmek gibi koltuk altı, kasık temizliğinde de 40 günü geçirmek uygun görülmez. Musevilikte olduğu gibi Müslümanlıkta da arınma dönemi 40 gündür: Doğumdan sonraki loğusalık dönemi 40 gün sürer. Bulaşıcı hastalıkların yalıtımı için kullanılan "karantina" sözcüğü, İtalyancada "40 gün" anlamına gelen "quarantina giorni" (quarantina: 40, giorni: günler) deyiminden gelir.

Türkler arasında 40 sayısına verilen önemin ikinci bir örneği yoktur. 40 sayısının Türkçedeki yaygın kullanımı kadim gelenekler ile semavi dinlerdeki kullanım biçimleriyle de uyumludur. Birçok kullanım biçiminin İslam kaynaklı olduğu kolaylıkla görülebilir. Sayısı 40 olan şeyler çoktur, yeterlidir, eksiksizdir, tamdır. Bir ilimizin adı olan Kırklareli ile çağdaş Türk devletlerinden birinin adı olan Kırgızistan, neredeyse eş anlamlı olarak "Kırklar Ülkesi" demektir. Çok sayıda köy adı yanında dağ, dere gibi yerlerin adlarında da 40 sayısının yaygın bir biçimde kullanılmış olduğu görülür. Kırkpınar, Kırkkilise, Kırknisa, Kırkağaç, Kırkçalı, Kırkgeçit, Kırkmağara, Kırkyılan, Kırkarmut bunlardan birkaçıdır. Bu adlandırmaların kimilerinde 40 sayısı çokluk, eksiksizlik anlamlarına ek olarak inanışlarda önemli bir yeri olan "kırklar" ile de ilgili olsa gerek. Nitekim Bayrak şairi Arif Nihat Asya'nın Destan adlı şiirinde bu çok açıktır: ".../Sizlere 'Üçler, Yediler',/Bizlere 'Kırklar' dediler.../Daha çoğuz, daha çoğuz!/...". Kırklara karışmak, ermiş olmak, görünmez olmak, tamamen ortadan kaybolmak anlamlarına gelir. Çağdaş Türkçede sıkıntı, zahmet anlamına gelen çile sözcüğü, tasavvuf ehlinin salt tefekkür ve duayla geçirdiği 40 günlük inzivanın adıdır. Bu inzivanın Arapça kökenli adı olan "erbain" ile Farsça kökenli adı olan "çile/çihil" sözcükleri "kırk" sözcüğünün karşılığıdır. Ölmeden önce 40 günlük 40 "çile" tamamlamak büyük önem taşır. Çok sayıda ayağı olan böcekler diğer dillerde 100 ile 1000 sayılarını içeren "centipede", "tausendfüßler" gibi sözcüklerle adlandırılırken, Türkçede 40 sayısını içeren "kırkayak" sözcüğüyle adlandırılmıştır. Bir sözü 40 kere söylemek, çok söylemek demektir. Ali Baba'nın uğraşmak zorunda kaldığı "harami"ler 40 kişidir. Bir işi başarmak için 40 fırın ekmek yemek gerekiyorsa bu iş zor demektir. Bir işi 40 kez yapmaya "kırklamak" denir; köpeğin yaladığı kap kırklanmadan temizlenmez. Birine 40 kez deli denirse o kişi deli olur. Bir delinin kuyuya attığı taşı çıkarmak için 40 akıllı gerekir; 40 akıllının bu işi başaramadığını söyleyenler de vardır. Masallardaki düğünler 40 gün 40 gece sürer. Kılı 40 yarmak, bir konudaki titizliği anlatır. Bir fincan kahvenin 40 yıl hatırı vardır. Doğum ile ölüm olaylarından sonra 40 gün geçmiş olması önemlidir, buna "kırkı çıkmak" denir. Kırkı çıkan bebekler için "kırk uçurmak" yaygın bir gelenektir. Kırkı çıkana kadar geçmesi gereken 40 günlük süre hem anne hem de bebek için ters yönlü bir karantina (yalıtım) işlevi görür. 40 dereden su getirmek, işi yokuşa sürmek demektir. Kırkından sonra saz çalmak, ileri bir yaşta yeni ve güç bir işe başlamak demektir. Kırkından sonra azanı (kuduranı) teneşir paklar, 40 yaşını geçenlerden azgınlık beklenmeyeceğini, olgunlukla bağdaşmayan davranışların hoşgörüyle karşılanmayacağını anlatır. 40 yılda bir gerçekleşen olaylar, insan ömründe 1 kez tanık olunacak olaylardır. Eskiden 40 para 1 kuruş edermiş. Bu örnekler dışında 40 sayısıyla ilgili pek çok atasözü, deyim, hikaye, masal sayılabileceği açıktır. Güzellik, üstünlük, iyilik, mükemmellik, eksiksizlik, çokluk,... gibi niteliklerden söz ederken "maşallah" dememek olmaz. Nazar değmesi olumlu niteliklerin söz konusu olmasıyla ortaya çıkan bir olgudur. Nazar değmesini önlemek için 40 kez maşallah demek gerektiğine inanılır. Ancak buradaki 40 sayısının yeni bir mükemmelliğe yol açtığı necip milletimizin gözünden kaçmamış; ortaya çıkan bu yeni mükemmellik, maşallahların sayısı 41 yapılarak aşılmıştır. Nitekim İstiklal Marşımız yazılırken 40 dizede bırakılmamış; 41 dizeye çıkarılarak nazar değme olasılığı ortadan kaldırılmıştır (9x4+5=41). 40 sayısındaki mükemmellik, 41 sayısı ile aşılabiliyor olsa da kimilerimiz bununla yetinmeyip "41 buçuk kere maşallah" diyerek bu mükemmelliği tuzla buz etmeyi başarır.

40 sayısı ile yaşam evrelerine ilişkin yazdıklarımız kırklı yaşların yaşamımızdaki yeri konusundaki anlayışları ortaya koymak için yeterli olsa gerek. Çoluk çocuk, anne baba, eş dost... Bu çemberin orta yeri kırklı yaşlardakilerindir. Yapılan seçimler kendinden çok çevredekileri etkiler. Gençlik fırtınası yerini orta yaş meltemine bırakmış görünse de bu dinginliğin ötesinde hiçbir şey daha öncesinde olduğu şey değildir. Bu durum kimi zaman taşınması güç bir yük gibi ezici olabilir. Cahit Sıtkı Tarancı'nın 35 yaş için ".../Her doğan günün bir dert olduğunu,/İnsan bu yaşa gelince anlarmış/..." demesi boşuna değil. Bu sözü 40 yaş için söylemek daha yerinde olmalı. Yaşamın her evresi için söz konusu olan güzellikler, güçlükler bir yana; hiçbir yetişkinin ergenlik öncesine dönmek istemeyeceği gibi kırklı yaşların öncesine dönmeyi istemek için de bir gerekçe bulmak güçtür. Akıp giden hayat, tükenen ömür tedirginlik verici olsa da kırklı yaşlarda bunun bir korkuya dönüştüğü söylenemez. Kadim geleneklerden kutsal kitaplara eldeki öğretiler 40 yaşının ergenliğe geçişe benzer bir eşik olduğunu söylüyor. Ahkaf suresinin 15. ayetinden yola çıkarak 40 yaşından küçüklerin işlediği günahlardan hesaba çekilmeyeceğini ileri sürenler bile vardır. 40 yaş ayeti olarak da adlandırılan bu ayet, Diyanet İşlerinin Kuran çevirisinde şöyledir: Biz, insana anne babasına iyi davranmayı emrettik. Annesi onu ne zahmetle karnında taşıdı ve ne zahmetle doğurdu! Onun (anne karnında) taşınması ve sütten kesilme süresi (toplam olarak) otuz aydır. Nihayet olgunluk çağına gelip, kırk yaşına varınca şöyle der: "Bana ve anne babama verdiğin nimetlere şükretmemi, senin razı olacağın salih amel işlememi bana ilham et. Neslimi de salih kimseler yap. Şüphesiz ben sana döndüm. Muhakkak ki ben sana teslim olanlardanım." Ayette, 40 yaşında ulaşıldığı söylenip, "olgunluk" sözcüğüyle nitelenen "çağ" Diyanet İşlerinin eski çevirisinde "erginlik...", Elmalılı Hamdi Yazır'ın çevirisinde "kemaline irdiği...", Hasan Basri Çantay'ın çevirisinde "yiğitlik...", Ömer Nasuhi Bilmen'in çevirisinde "reşit olacağı...", Ali Bulaç'ın çevirisinde "güçlü (erginlik)...", Abdülbaki Gölpınarlı'nın çevirisinde "ergenlik...", Yaşar Nuri Öztürk'ün çevirisinde "yiğitlik...", Süleyman Ateş'in çevirisinde "güçlü...", Suat Yıldırım'ın çevirisinde "gücünü kuvvetini bulup...", Gültekin Onan'ın çevirisinde "güçlü (erginlik)...", Muhammed Esed'in çevirisinde "tam olgunluğa erişip...", Ahmet Varol'un çevirisinde "ergenlik..." biçiminde nitelenmiştir. Kırık yaşında ulaşılan çağı niteleyen anlatım için çeviriler arasında seçim yapmaya gerek yok. Hangi çeviri ele alınırsa alınsın ayetle onaylanan bir eşik ile anne baba, çoluk çocuk çemberinin ortasındaki konum açıktır.

Kırkını geçmiş olsun olmasın her yaştan okuyucunun kendiyle ilgili bir şeyler bulabileceğini umduğum bu yazıyı öncelikle 40, 41, 41 buçuk yaşındakiler ile kırkına merdiven dayamışların son basamaklarda olanlarına armağan ediyorum. Yaşamın hangi evresinde olursanız olun güzellikleri ıskalamadan değerlendirmeye bakın. Sağlıklı, mutlu, sevgi dolu, gönlünüzce bir yaşam dileğiyle.

İlker Kayıhan
16 Şubat 2014
26 Ocak 2014

Kaynak
Annemarie Schimmel, Sayıların Gizemi, Kabalcı Yayınevi, İstanbul 1998, ISBN: 975 7942 01 3
Ahkaf Suresi - Diyanet
Ahkaf 15 Meali - Kuran Meali.org


Hz. Ademin Dili

Manafi el Hayavan'da Adem ile Havva Müslümanlıkta olduğu gibi Hıristiyanlık ile Yahudilikte de ilk insan Hz. Ademdir. Ortak ata olgusunun üç büyük din ile sınırlı olmayıp daha öncesinde de var olduğunu biliyoruz. Mezopotamya mitolojisinde ortak ata için "adem" sözcüğüne oldukça benzer sözcükler kullanıldığı görülüyor. Sümer krallar listesinde ulusun ilk önderi olarak geçen Adapa, yaratılan ilk insandır. Sümerce "adapa", Akatça "adam" sözcükleri ile Arapça "adem" sözcüğünün özdeşliği açıktır. İnsanlığın ilk dilini en iyi anlatacak sözcük, Ademce olsa gerektir. Bu yazıda Hz. Ademin dili Ademce, Türk-İslam geleneği açısından ele alınacaktır.

İslam öğretisi, bildiğimiz anlamdaki dilin en azından insanlığın başından beri var olduğunu söylüyor. Adem'den önce yaratılmış olan melekler olsun, Adem'le ilgili gelişmelerin baş oyuncusu olan İblis olsun sürekli bir iletişim içindedir. Kuran'da sözü edilen karşılıklı konuşmalar dil kavramının Adem'den önce de var olduğu biçiminde yorumlanabilir. Ancak bu konuşmaların bildiğimiz anlamdaki dil kavramından başka bir nitelik taşıdığını düşünmek için de kapı açıktır. Bakara suresinin 31. ayetinde Adem'e bütün adların öğretildiği söylenmektedir; işin ilginç yanı bu öğretilenleri meleklerin bilmiyor olmasıdır. Adem'e öğretilenleri meleklerin bilmediği sonraki ayetlerde açıkça söyleniyor. Meleklerin varlıkların adlarını bilmiyor olması, Allah ile melekler arasındaki konuşmalarda bildiğimiz anlamdaki dilden daha başka bir iletişim biçiminin söz konusu olabileceğini düşündürüyor. Allah meleklerin Adem'e secde etmelerini buyurduğunda İblis dışında bütün melekler Adem'in önünde yere kapandı. Daha önce meleklere hocalık eden İblis buna karşı çıktığı gibi bundan sonra Adem'i yoldan çıkarmayı da kendine görev edindi. Yasaklanan ağacın yemişinden yemek; cennetten çıkarılmak; insanlığın dünyaya kendi aralarında düşmanlar olarak indirilmesi;... Bütün bunlar Adem'e verilen bilgilerden sonra, bu bilgilerin verilmesiyle bağlantılı olarak gelişiyor. İblis'in gücüne gidenin yalnız Adem'e verilen bilgiler olduğunu söylemek biraz eksik olabilir: Adem'e bütün adlar öğretilmeden önce Allah'ın meleklere yeryüzünde bir halife yaratacağını söylediğini de unutmamak gerek. Halife sözcüğü, birinin yerine geçen anlamına geliyor. İslam halifelerinin Hz. Muhammed'in ardından onun yerine müslümanları yönetmesi gibi. Allah yeryüzünde bir halife yaratacağını söylediğinde, Adem'in yeryüzünde kendi yerine geçeceğini bildirmiş oluyor. Bütün adların Adem'e öğretilmesi, ilk insanın hayvan seslerine benzer sesler çıkararak değil de anladığımız anlamda konuşarak anlaştığı bir dili olduğunun kanıtı olarak görülebilir.

Ademcenin sözcükleri, Bakara suresinde Adem'e öğretildiği bildirilen adlar olmalı. Ademcenin başlıca özellikleri kaynağının doğrudan Allah olması, ilk dil olması, cennette konuşulmuş olması diye sayılabilir. Cennette konuşulan bu ilk dil, kıyametten sonra da cennette konuşulacak olan dil olmalıdır. Cennetin dili dediğimiz Ademcenin hangi dil olduğu konusunda değişik görüşler ortaya konmuştur. Hadislerden yola çıkılarak cennetin dilinin Arapça olduğunu ileri sürenler olduğu gibi cennette konuşulan dilin Süryanca, İbranca, Farsça gibi başka diller olduğunu ileri sürenler de olmuştur. Kaygusuz Abdal, Adem Babaya cennette öğretilen dilin Türkçe olduğunu söylemiştir. İsmail Hakkı Bursevi de Adem Peygamberin cennette konuştuğu dilin Türkçe olduğunu düşünmektedir. Feraizcizade Mehmed Şakir'in Sultan II. Abdülhamid'e sunduğu Persenk adlı kitabı insanlığın ilk dilinin Türkçe olduğu üzerinedir.

Cennetin dili olan Ademcenin yaşayan dillerden biri olduğunu ileri sürmek yanıtlanması gereken pek çok yeni soruya neden olmaktadır. Kaygusuz Abdal gibi biz de Adem Baba Türkçe konuşuyordu diyecek olursak: Bu Türkçe hangi Türkçedir? Çağdaş Türkiye Türkçesi mi, Osmanlı Türkçesi mi, Eski Anadolu Türkçesi mi, Karahanlı Türkçesi mi, Uygur Türkçesi mi, Orhun Türkçesi mi,...? Çağdaş Türkiye Türkçesinin izleyebildiğimiz 1500 yıllık geçmişindeki dönemlerin de öncesinde karanlıkta kalmış 1500 yıldan çok daha uzun bir geçmiş söz konusudur. Adem Babanın konuştuğu Türkçe, işte bu uzun geçmişin başlangıcıdır. Çağdaş Türkçe gibi Orhun Türkçesinden dallanmış Azerice, Türkmence, Kazakça, Özbekçe, Kırgızca, Uygurca gibi değişik çağdaş Türk dillerini konuşanlar, kendi aralarında anlaşmakta güçlük çektikleri gibi hepsine kaynaklık eden Orhun Türkçesini de öğrenmeden, doğrudan anlayabilmeleri söz konusu değildir. Orhun Yazıtlarında kullanılan sözcüklerin büyük çoğunluğunun çağdaş Türk dillerinde yaşamakta olan bilinir sözcükler olması bu gerçeği değiştirmiyor. Orhun Türkçesini anlayamazken yine bir Türk dili olan Bulgar Türkçesi gibi daha eski dallanmaların ürünü dilleri anlamanın daha da güç olduğu ortadadır. Bütün bunlar göz önünde bulundurulursa Adem Babanın Türkçe konuşuyor olması gibi Arapça konuşuyor olması, Latince konuşuyor olması, İngilizce, Fransızca, Almanca konuşuyor olması da eşit doğrulukta olmalıdır. Anlaşılan kimse için öteye dil biliyor olarak gitmek yok. Herkesin oranın dilini öğrenmesi gerekecek. Başka yolu yok!

Anlamı gereği Ademce, Türkçede olduğu gibi Arapçada da, Farsçada da, Latincede de, Almancada da,... yaşıyor olmalıdır. Dillerdeki ortak yanlardan yola çıkarak bu ana dil, Ademce kurgulanabilir mi? Türkçeden, Moğolcadan, Mançucadan, Koreceden, Japoncadan yola çıkarak Ana Altaycanın kurgulanması; Latince, Yunanca, Almanca, Hintçe, Farsçadan yola çıkılarak ana Hint-Avrupa Dilinin kurgulanması gibi;... Yaşayan yaşamayan bilebildiğimiz dillerden geriye gidilerek Tanrının Adem Babaya öğrettiği bu üstün dil, cennetin dili Ademce yeniden kurgulanabilir mi? İsmail Hakkı Sezer, Ademce yeniden kurulamayacak olsa bile Ademcenin çözümüne yönelik çalışmaların yararlı sonuçlar doğuracağını düşünmektedir. Kendisi bu dili tanımlamak için Türkçe "Ademce", Arapça "el-Ademiyye", İngilizce "Adamish" sözcüklerini önermiştir. Etimoloji (kökenbilim) çalışmalarının Ademce üzerine söz söylemeye yetecek düzeyde olmaktan çok uzak olduğu açıktır. İngilizce, Almanca gibi Germen dillerinde "biz" demek için kullanılan we, wir, *wiz; Farsça'da "ben" demek için kullanılan من [men] sözcüklerinin Türkçe kökenli olması, Hz. Adem'in Türkçe konuştuğunu göstermeye yetmez. Osman Nedim Tuna'nın Sümerce-Türkçe özdeşlikleri Ademce-Türkçe ilişkisini incelemek açısından çok daha anlamlı olsa gerek.

Adem Yavuz
16 Şubat 2014
18 Ekim 2013

İlgili Sayfalar
Ademce Ne Demektir?

Kaynak
Bakara Suresi - Diyanet
Adem - Vikipedi
Adapa - Vikipedi
Adem nece konuşurdu? - Beşir Ayvazoğlu
Ademce - İsmail Hakkı Sezer
Ademceye Giriş - İsmail Hakkı Sezer
Osman Nedim Tuna, Sümer ve Türk Dillerinin Tarihi İlgisi ile Türk Dili'nin Yaşı Meselesi, Türk Dil Kurumu Yayınları, Ankara 2011, ISBN: 975-16-0249-1


Yukarı^
Ana Sayfaİletişim | © 2019 ademce.com